Faika..

Artık midesinden alevlenip, boğazına ve oradan da gözlerine kadar uzanan zteşi görmezden gelmemeye karar vermişti. Ağlamak istiyordu.. hıçkıra hıçkıra, delirmişcesine bağırmak ve içindekileri hepsini çıkarmak istiyordu.

Hayattan hem hiç hem de çok beklentisi vardı. Belki de artık hayallerin gerçekleşebilceğine inancını yitirmiş ve başka bir gezegenlerde yapacağı heyecan verici gezileri hayal ediyordu..

Bunun olması çok da zor değildi. Birkaç faztastik roman ve aşk filmi onu bu gezegenlere götürmeye yetiyordu.

Şimde de böyle bir kitap okuyordu. Kitapta imkansız bir aşk ele alınıyordu. Kurtla kuzu arkadaş olmuşlardı bu hikayede. Heyecanla okumasına karşın böyle karakterlerin ancak masallarda oldunu da biliyordu. Ama hayal kurmakatan birşey çıkmazdı ne de olsa.

Elindeki kitabı sehpanın üzerine bıraktı. Saatine baktı 14:10 olmuştu. Kardeşini okuldan alması gerektiğini hatırladı. giyinmek için karanlık odasına gitti. Bu oda kitap okumak için elverişli bir oda değildi. Ne giyeceğini hep düşünürdü. Gideceği yer iki sokak ötede olsa da mutlaka elbise dolabının önünde vakit geçirirdi. Ütü ise vazgeçemeyeceği elektironik aletlerden biriydi.

Üzerine siyah pantolonunu, siyah tişörtünü, siyah dolamasını ve siyah pelerinini giydi. Aynada kendine baktığında simsiyah olduğunu düşündü. Beyaz yüzü de bu siyahlar içinde daha solgun ve yorgun görünüyordu.

“Ne önemi var ki?” diye düşündü. “Bu mahalleden nefret ediyorum zaten”

Hatay’da yaşadığı güzel günleri hatıladı birden. Orada kendisi gibi davranabiliyordu. İstanbul!u seviyordu ama Mustafa Kemal mahallesi kesinlikle istanbul sınırlarından çıkarılmalı diye düşünüyordu.

Hacice’yi bekletmemek için aceleyle yola koyuldu. Okuldayken onu ne kadar da özlüyordu. Annesi yeni eşi tarafınfan öldürüldükten sonra hem annesi hem de ablası olmuştu Hacice’nin. Bir vakıfta Kur’an ve içeriklerine dair desler veriyordu. Oradan aldığı harçlıklar ve interntten kurduğu küçük bir Home Ofis ile idare etmeye çalışıyordu. Eskiden annesiyle halı dokumaya bayılırdı. Bu konuda oldukça başarılıydı ve o da yaratıcılığıyla bunu bir gelir kapısı yapmayı başarmıştı. İnsanların portre fotoğraflarını alıp farklı boyutlarda kilimler yaparak duvar süsleri oluşturuyordu. Az-çok birşeyler kazanıyordu işte. yıllardır yanlız yaşamaya alışmıştı. Artık bu garip gelmiyordu.

Okulun önüne geldiğinde tören hala sürüyordu. Öğrenciler okulun bahçesinde sıra olmuş, müdürün konuşmasını dinlerken veliler okulun duvarlarından kendi çocuklarını seçmeye çalışıyordu.

Faika gecikmediği için mutluydu. Kenarda elinde uzun bir çubuk dolusu pamuk şeker olan bir adam duruyordu. Okuldan çıkmayı sabırsızlıkla bekleyen afacanları birer para şeklinde görürü gibi bir hali vardı.

O da ekmeğinin peşideydi aslında. Hacice’yi bugün biraz şımartmak fena olmaz düşümcesiyle bir pamuk şeker aldı. O sırada tören bitmiş, çocuklar okuldan çıkmaya başlamışlardı.

PADİŞAH’IN AKLI

6q4026ub41 

***

Zamanın birinde bir padişah yaşarmış. Öyle iyi ve merhametliymiş ki insanlar ona benzemeye çalışır, çocuklar büyüyünce onun gibi olmayı hayal ederlermiş. Bu hükümdar merhametinin yanında otoritesini de hiç kaybetmediğinden halkından da ona asi olan olmazmış.

Ülkelerinde huzur ve refahla yaşayan bu halk günün birinde kötü bir haberle sarsılmış. Padişah aklını kaybetmiş. Hemen dört bir yana haber salınmış, padişahın aklını bulana yüz kese altın verileceği ilan edilmiş. Ülkenin semiz delikanlıları padişahın aklını bulamak için yola koyulmuşlar.

Afiyet anne de padişahın aklını bulmaya gidecek oğluna azık hazırlayanlardan sadece birisiymiş. Ertesi gün Ahmet, Salim, Zekai ve Afiyet teyzenin oğlu İbrahim Lobas köyünden yola çıkmışlar. Anlaşıp köyün çıkışında her biri bir yöne gitmiş.

 

***

 

Dere, tepe, dağ hiçbir yerde bulamamış Ahmet padişahın aklını. Bulamaz tabii; Ahmet padişahın aklını bir ot sanıyormuş. O müthiş merhameti olsa olsa ot olur diye düşünüyormuş. Gözüne hangi ot daha güzel görünürse onu koparmış. Gel gelelim otların hepsi sabaha kurumuş. En son bir ot görmüş Ahmet. Daha önce bulduğu otların hiçbirisine benzemiyormuş. Üzerinde kırmızı bir bölümü olan bu ot ince ve narin görünüyormuş. Tıpkı hayalini kurduğu padişahına benzetmiş bu otu Ahmet. Hani olur ya ilk gördüğünde aklına padişahı gelmiş. Hemen atılmış ve bir hamlede topraktan ayırmış kırmızılı otu. Köye geri dönerken akşam olmuş. Ahmet de geceyi ormanda geçirmeye karar vermiş. Bir ağacın altına uzanmış. İçinde padişahın aklını bulma sevinci, aklında ise köyün hatta ülkenin kızlarının kendisine nasıl da hayran olacağı varmış. Heybesinden otu çıkarıp incelemeye başlamış. Ot bir nebze olsun yumuşamamış. İlk gördüğü anki kadar canlı ve renkliymiş. Otu yüzüne iyice yaklaştırıp koklamaya başladığında genzinde bir yanma hissetmiş. Matarasını çıkarıp hemen birkaç yudum su içmiş. Ama bu acısını çok daha arttırmış. Artık dayanamıyormuş. Zavallı Ahmet öksürmeye başladığında boğazından kan aktığını fark etmiş. On dakika kadar sonra güçbelâ vermiş son nefesini. Zavallı Ahmet’in mutlu günleri geçiyormuş gözünün önünden. Padişahın aklı sandığı ota bakıyormuş son nefesini verirken..

 

***

 

Ahmet padişahın aklını aradığı otta canını kaybederken, Salim Uncu köyüne varmış yürüye yürüye. Bu köyde öyle güzel kekler, öyle lezzetli turtalar yapılırmış ki; Salimin daha önce duyduğuna göre bu köye giren dilsiz çıkarmış. Akşam yağmuru başlayınca köyün ortasındaki en büyük eve gitmiş. Kapıya vardığında sırılsıklam bacadan sızan nefis kokuyla ısınmış. Hemen kapıya vurmaya başlamış. Kapıyı bir adam açmış, hemen buyur etmiş. Misafirin kadrini bilirlermiş bu köyün sakinleri daha önce anlatmışlar Salim’e birileri. Gerçekten de dedikleri gibi çıkmış. Ev sahibi adam Salimi çok iyi ağırlamış. Temiz ve kuru kıyafetler, sıcacık bir yatak ve sıcak su vermiş. Salim güzel bir banyo yapıp temiz kıyafetleri giymiş. Saçını tarayıp nefis turtaların hayaliyle ev sahibinin yanına gitmiş. Büyük odada koca bir sofra açılmış, ortaya koca bir tabak konulmuş. Ev sahibi ise mutfak olduğunu sandığı yerde bir şeyler yapıyormuş. Turtaların kokusu daha da artmış. Hiç konuşmamasına rağmen çok güleç bir yüze sahip ev sahibi, elinde üzeri kapalı turta tepsisiyle odaya gelmiş. Tepsiyi sofraya koyup Salim’i buyur etmiş. Bu arada Salim turta kokusuna karışan kötü bir koku olduğunu fark etmemiş bile. Sadece tepsiye odaklanmış, ev sahibinin tepsiyi açmasını ve ikram etmesini bekliyormuş. Ev sahibi ise gayet sakin açmış ellerini bir şeyler fısıldamaya başlamış. Dua etiğini anlayan Salim de açmış ellerini duaya koyulmuş. Duasında Allah’a            -“Bana şu turtaları yemeyi nasib et başka bir şey istemem” diye yalvarmış.

 Ev sahibi ellerini yüzüne sürdükten sonra ilk kez konuşmuş;

-“Ne dua ettiysen kabul oldu, inşallah şansını doğru kullanmışsındır” demiş. Salim kendinden emin

-“Çok istediğim bir şeyi diledim inşallah kabul olur” demiş. Ev sahibi tepsinin kapağını açar açmaz etrafa kötü bir koku yayılmış, turta kokusu bir anda yok olmuş. Salim tepside gördüklerine inanamamış. Çünkü tepsinin içinde turta değil kırım bitkisinden yapılan bir yemek varmış. Bu ot öyle kötü bir kokuya ve tada sahipmiş ki hayvanlar bile bundan yemezmiş. Bir tek hınzır yermiş Lobas’ta bu otu. Şaşkınlıktan dili tutulan Salim önce ne diyeceğini bilememiş. Kabalık da etmek istemediği için

-“Turta kokusu alır gibi oldum” demiş, laf çaktırırcasına. Ev sahibinin yüzündeki o gülümseme bir anda yok olmuş sert, tok ve kararlı bir sesle

-“Yemekte kırım otu yiyeceğiz” demiş. Salim neye uğradığını bilememiş. Kokusuna bile dayanamadığı bu otu asla yiyemeyeceğini düşünerek,

-“Ben aç değilim ve çok uykum var, en iyisi gidip yatayım” demiş ayağa kalkmış. Ev sahibi

-“Sen bilirsin” der gibi başını sallamış, Salim tam odasına girerken

-“Biz asla geceleri yatağımızdan ayrılmayız!” demiş. Salim başını sallayıp odasına girmiş.

Biraz sonra ev sahibi elinde turtayla odasına girmiş. Salim’i uyandırıp yatağında çayla birlikte ikram etmiş. Tam turtaları yerken bir şimşek kopmuş ve Salim kendini yatağında bulmuş.

 Rüyasına bile giren bu turtaları mutlaka yemeliyim diye düşünmüş. Biraz daha bekleyip ev sahibinin uyuduğuna karar verene kadar odasından çıkmamış. Saat iyice geç olup, sesler kesilince odasından çıkmış. Etrafta Salim’in karın gurultusundan başka bir ses yokmuş. Bir ışık da bulamadığı için hala buram buram gelen turta kokusunu takip etmiş. Gözleri ışığa alışınca ev sahibinin kırım otu yemeği getirdiği yere geldiğini anlamış. Başını kapıdan içeri uzatmış. Ay ışığını alacak bir penceresi bile yokmuş buranın. Yine turta kokusuna karışan bir koku hissetmiş Salim. Ama bu kırım otunun kokusu değilmiş. Aldırmamış bu kokuya da Salim, sadece turta kokusuna odaklanmış, tencereleri araştırmaya koyulmuş.

 Bütün tencerelerin içinden kırım otu yemeği çıkınca, Salim iyice sinirlenmiş. Kokunun hangi tencereden çıktığını anlamaya çalışırken ayağına bir şey takılmış. Ne olduğuna bakmak için eğilmiş. Tencerenin içinin ağzına kadar turtayla dolu olduğunu görünce hemen turtalara yumulmuş. Üç, beş, yedi derken tencereyi yarılamış. Bu arada kötü koku artmaya başlamış.

Belki dokuz belki onuncu turtayı yerken, gözünden yaşlar akmaya başlamış. Ardından feryat figan bir yandan bağırıyor bir yandan da koşuyormuş Salim. Böyle gözleri kapalı hızla koşarken ev sahibine çarpmış ve yere düşmüş. Gözünü açtığında, ağzında müthiş bir acı hissetmiş. Güneş çoktan doğmuş, ev ise insanlarla dolmuş. Ev sahibi bir adamla konuşuyor, diğerleri ise acıyarak bakıyormuş Salim’e. Neler olduğunu bir türlü anlayamayan Salim ev sahibine seslenmek için doğrulmuş. Ağzını açmış ama iki kelimeyi bir araya getiremiyormuş. Sadece bazı sesler çıkarabiliyormuş;

-“Ne oluyor?” diyemiyormuş. Ev sahibi Salim’in böyle yatağında çırpındığını görünce yanına gelmiş;

-“Ben sana biz geceleri dışarıya çıkmayız demedim mi?” demiş.

Salim’e her şeyi teker teker anlatmış ev sahibi. Yıllar önce Uncular köyünde çok güzel turtalar yapılırmış. Bir gün zalimin biri turta tariflerinin hepsini değiştirmiş. Hatta bazı çok özel tarifleri yakmış. Köy sakinleri ne yapacaklarını bilemez halde dolanıp dururken zalim bir açıklama yapmış. Demiş ki; “her gün bana hizmet edecek, para ödeyeceksiniz. Bunun karşılığında da size ayda bir kez turta vereceğim”. Köy halkı çaresiz kabul etmiş. Zalimin bütün işlerini yapıyorlar, ondan habersiz hiçbir şeye kalkışmıyorlarmış. Zaman geçtikçe zalime tapar olmuşlar. Her şafak sökmesinde zalimin evini selamlayıp, akşama kadar hediyeler getiriyorlar, ayda bir yiyecekleri turtalar için bu kadar rezilliğe katlanıyorlarmış. Bütün işlerini, çocuklarını, geleceklerini hatta Rablerini unutup kendilerini turtayla kandıran zalime odaklanmışlar.

Günün birinde dışarıdan bir oğlan gelmiş. Yirmi bir yaşlarında falanmış ama görenler on yedisinde sanırmış. Yüreği ve imanı öyle güçlüymüş ki, cüssesini bir yana bıraktırıyormuş. Köyün bu halini görünce çok şaşırmış. Gidip zalimle konuşmaya karar vermiş. Zalim öyle küfürler etmiş ki oğlana ve Rabbine, çocuk dayanamamış. En sonunda atılmış boynuna. Zaten bir sıkımlık canı varmış gâvurun, oracıkta gitmiş dar_ı cezaya. Bunu gören köy halkı hemen oğlana saldırmış. Köyün meydanına götürüp bir kazığa bağlamışlar. Hepsi birden taşlamışlar zavallı oğlanı. Oğlan son nefesini verirken bir şimşek kopmuş. Köylüler ne olduğunu bilememişler. Gökyüzü kararmış. Bu arada bazı köylüler zalimin evinden aşırdıkları turtaları yiyorlarmış. Birden bağırmaya başlamışlar. Oraya buraya koştururken köylüler ne olduğunu anlayamaya çalışmışlar. Turta yiyenlerin dilleri kuruyor, yara bere içinde kalıyormuş bir anda. Bu öyle bir acıymış ki, tabipler bu hastaların dilini kesmekten başka bir şey yapamıyorlarmış.

Köylüler o gün bu gündür tarifi yüzlerce defa değiştirmişler ama bu lanetten kurtulamamışlar. Ev sahibi de o gün yeni bir fikir üzerinde çalışıyormuş. Bizim Salim de bilememiş.

Ev sahibi hikâyeyi anlattıkça Salim’in gözünden yaşlar düşüyormuş. Anlatamamış ev sahibine niye ağladığını. Dili olsa bile söyleyemezmiş zaten böyle şeyi. Nasıl diyebilir ki ben de sizin gibi amacımı unutup nefsime uydum, dilimden oldum diye?

 

***

 

Salim ağlaya dursun, biz gelelim Zekai’ye. Zekai diğerleri gibi dere tepe düz gidip padişahın aklını bulmaya çalışmamış. Adı üstünde Zekai, padişahın aklının aramakla bulunmayacağını biliyormuş. Bakmış halkın hepsi bulunacak sanıyor, gözlerinde kahraman olmak için o da yola çıkmış. Zekai kadınlara düşkün bir adammış. Oğlanların en büyüğü ve en yakışıklısıymış. Gele gele çengileriyle meşhur bir çingene köyüne gelmiş. Birbirinden güzel çingene kızları daha köyün girişinde karşılamışlar bizimkini. Sultan gibi muamele gören Zekai’nin aklı başından gitmiş. Müzik, eğlence, dans, içki derken uyuyakalmış.

Şiddetli baş ağrısıyla uyanan Zekai, kendini bir kafeste bulmuş. Akşam etrafında fır dönen kızlar şimdi yüzüne bile bakmıyorlarmış. Meğer köye çingenelerin sadist kralı gelecekmiş. Akşam da ona bir eğlence düzenlenecekmiş. Çocuklar konuşurken duymuş bunu Zekai. Hava kararırken bir çocuk kafese yaklaşıp Zekai’ye;

-“Sen aklam mı olacaksın?” diye sormuş.

-“Aklam ne demek?” diye sormaya kalmadan çocuğu annesi götürmüş.

Akşam olunca her yer güzelce süslenmiş. Kızlar en güzel kıyafetlerini giymişler, müzik eşliğinde oynuyorlarmış.

Dört tane semiz delikanlı Zekai’nin kafesini kaldırıp eğlence meydanının ortasına koymuş. Kral kafesi görünce keyifli bir kahkaha atmış ve alkışlamaya başlamış. Birden herkes susmuş, kızlar; ağabeylerinin, babalarının arkasına saklanmışlar. Herkesin kanı çekilmiş adeta. Zekai bu işte bir şey olduğunu fark etmiş. Siyah tenli bir genç elinde büyük bir sepetle kafese yaklaşmış. Sepetin kapağı açılınca Zekai bağırmaya başlamış. Zenci çocuk sepetten çıkardığı yılanları bir bir kafesin üzerine bırakmaya başlamış. Zekai’nin çığlıklarını civar köylerin hepsi duymuş. Birkaç dakika çırpınmış ama yılanlar öyle zehirliymiş ki zavallı Zekai oracıkta hakkın rahmetine kavuşmuş.

Zekai böyle acı çekerek ölürken, kral çingenelerin başına kızıyormuş; “neden hemen öldü?” diye. Aklamın ne demek olduğunu öğrenmiş öğrenmesine ama asıl öğrendiği şey nefsine uyup asıl hedefini unuttuğunda ve geçmişte yaşanan olaylar göz ardı edildiğinde ödenecek bedelin ağır olduğuymuş.

 

***

 

Delikanlıların en zayıfı İbrahim hiç durmadan yürümüş, yolda gördüğü hiçbir köye uğramamış, gönlünün dediği yere gitmiş anasının dediği gibi. Afiyet anne köyün en bilge ve en akıllı kadınıymış. İbrahim’in babası harpte şehit olunca afiyet anne İbrahim’in hem anası hem babası olmuş. Oğlunu da aynı kendisi gibi yetiştiren afiyet anne asla haram lokma yedirmemiş. Kocasından kalan ufak tarlasında buğday yetiştirmiş, iki koyunundan da süt sağıp, sütlü ekmekle beslemiş gözünün nurunu.

İbrahim imanlı olduğu kadar sünnete ittiba konusunda da asla taviz vermezmiş. Hatta köyün çocukları sünnet diye kış günü soğuk suyla abdest aldırmışlar İbrahim’e.

Uzun uzun yürümüş yollarda İbrahim. Şenköyü, Dilber köyü ve Aşçılar köyünü geçmiş. Öyle uzun süre yürümüş ki gide gide kaf dağına gelmiş. Hoş bilmemiş nerede olduğunu ama…

Burada bir adamla karşılaşmış. Sarı saçları ve sakalları olan bu adam İbrahim’i iyi bir süzmüş. İbrahim derdini anlatınca sakallarını karıştırmış, homurdanmaya başlamış. Arkasını dönüp yürümeye başlamış.

-“Gel” demiş, yürümüşler, “Dur” demiş durmuşlar. Gele gele eski püskü bir evin kapısına gelmişler. Adam;

-“Buraya girdiğimizde sakın hiçbir şeye dokunma!” demiş. İbrahim başını sallamış. Kapıdan girer girmez İbrahim’in dili tutulmuş. Öyle güzel bir saraymış ki burası, şaşmış kalmış. Ama gözü tok bizim oğlanın, ağzını açık bırakan şeyse, nasıl bir anda ufacık bir baraka ihtişamlı bir saraya dönüştüğüymüş.

 Sarı saçlı adam birini görmüş, ellerini açıp yanına gitmiş. Sıkı sıkı sarılmışlar. Yabancı adam İbrahim’in refakatçisine “Âdem!” deyince öğrenebilmiş sarı sakallının ismini. Gelen yabancı

-“Yeni oğlan bu mu?” diye sormuş, Âdem başını sallamış. İkisi bir odaya geçmişler,

İbrahim yalnız kalmış. Aradan biraz vakit geçmiş, İbrahim etrafa bakınırken arka taraftan bir kapı açılmış. Âdem başka bir kapıdan çıkmasın mı? İbrahim çok şaşırmış. Nasıl demeye kalmadan Adem;

-“Bu masadan istediğin ne varsa al; ama çabuk ol kimse görmesin” demiş. İbrahim şaşırmış, üzeri altın ve gümüş şamdanlarla dolu olan masaya bakmış.

-“Ben.. şey.. ben bunları istemiyorum” demiş. Âdem gülümseyip kapının arkasına geçerken, ilk girdiği kapı açılmış içerden yine Âdem çıkmış. Yabancı da Âdem de gülümsüyorlarmış. İbrahim;

-”Nasıl yani? Sen… O kapı?!” demiş ama Adem sözünü kesmiş;

-“Haydi, daha çook yolumuz var”.

İbrahim tekrar takılmış peşine Âdem’in. Saraydan çıkmışlar. Dışardan bakınca saray yine baraka gibi görünüyormuş.

 Çok uzun süre yürümüşler. İbrahim öyle acıkmış ki, heybesinde anasının yaptığı ekmeklerin kırıntılarından başka bir şey yokmuş. Âdem sanki hiç yol yürümemişler gibi hızlı adımlarla dinç yürüyormuş. İbrahim de peşinden, olağanca gücüyle ona yetişmeye çalışıyormuş.

Öyle acıkmış ki İbrahim takati kesiliyormuş. Bir an ayağı takılmış yere düşmüş. Aslında ayağı takılmamış, sanki birisi ona çelme takmış gibi olmuş amma neyse..

Başını kaldırdığında etrafta kimseyi görememiş. Adem, ağaçlar, kuşlar, böcekler.. hiçbir şey yokmuş. Bir anda tek başına kalan İbrahim neler olduğunu anlamaya çalışırken, karşısına kötü giyimli, pis kokulu bir adam çıkmış. İbrahim’e;

-“O adam nerede?” diye sormuş. İbrahim;

-“Bilmiyorum. Siz kimsiniz? Âdem nereye gitti?” diye sormuş. Berduş

-“Sana da adını Âdem mi dedi deyyus?” diye çıkışmış. Beni takip et der gibi eliyle İbrahim’i çağırmış.

Bir iki adım atmışlar arkadan bodur pis bir adam daha çıkmış,

-“Yakaladık! Yakaladık!” diye bağırıyormuş. Berduş; öyle bir kahkaha atmış ki; İbrahim’in kulakları çınlamış. Koşarak topluluğun bulunduğu yere gitmişler. Bodur adam sımsıkı tutuyormuş İbrahim’in elinden. Zavallı mosmor olmuş.

Ama Âdem’i bağlı görünce daha bir değişmiş rengi.

-“Âdem! Âdem!”diye bağırıyormuş ama nafile. Öyle büyük çığlıklar atıyormuşlar ki, yer sallanıyormuş.

Bu kısa boylu şişko adamların ne alıp veremedikleri varmış Âdemle bir türlü anlayamıyormuş İbrahim. İşin garibi Âdem hiç istifini bozmadan dimdik ayakta duruyormuş, onca itip kakmalara ve hakaretlere rağmen.

En sonunda bir zindana atmışlar Âdem’i, İbrahim’i de reis inine götürmüş. Bu insanlar ya da insana benzeyen yaratıklar öyle pislermiş ki İbrahim kokudan duramıyormuş. Reis İbrahim’e nereden geldiğini sormuş. Bir bir anlatmış derdini. Âdemi nereden tanıdığını, burada ne işi olduğunu. Reis şöyle bir sıvazlamış sakalını, İbrahim‘e;

-“Bak evlat bu iş çok zamandan beri var. Bu Âdem bizim başımızdı, günün birinde bize ait olan altınlardan aldı, ne yaptı kime verdi bilmiyoruz. O gün bu gündür kavgalıyız. Aradık taradık bir türlü bulamadık, kızgınlığımız her gün biraz daha arttı. Yani aleni bir şekilde altınları alıp kaçtı!”demiş.

 Bu sırada bir odaya girmişler. İbrahim gördüğü çil çil altınları izlerken reis;

-“Bu taraftan gideceğiz!” diye azarlar tonda İbrahim’e seslenmiş. İbrahim’in şaşkınlığı altınların güzelliğine değil, bu kadar çok altını olan insanların neden bu denli aç gözlülükle Âdem’in aldığı bir küp altın için yıllardır uğraşmalarınaymış. Reis bir odanın kapısını açmış, içeride Âdem’i elleri ve ayakları bağlı bir şekilde görünce İbrahim

-“Âdem neler oluyor?” diye bağırmaktan kendisini alamamış. Reis İbrahim’e;

“Sen de mi ondansın?” demiş ve öyle bir sille indirmiş ki ensesine, İbrahim bir anda yere serilmiş. Hızla ayağa kalkmış ve ateş dolu gözlerle reise bakmış. Ardından dönüp Âdem’e neler olduğunu sormuş. Âdem;

-“Mallarından kırkta birini zekâtları için almıştım. Beni mecbur bıraktılar” dedi. . Bir anda İbrahim’e doğru koşmaya başlayan elli kişiyi gören Âdem;

-“Çabuk beni çöz!” diye bağırmış. İbrahim biraz tereddüt etmiş başlarda ama zekât konusunu duyunca hiç şüphesi kalmamış.

 Âdem namazında bir adam olduğu için zekâta da dikkat ediyordur diye düşünmüş. Afiyet anne namaz kılmayanın sözüne güven olmayacağını öğretmiş ta küçükken. Bu kadar pis insanların da namaz kılmaları mümkün değilmiş İbrahim bunları düşünürken reis çoktan diğerlerini çağırmış bile. İbrahim’i göstererek

-“Önce onu öldürün” diye bağırmış. İbrahim hemen Âdem’i çözmüş ve tabana kuvvet koşmaya başlamışlar. İnce bir koridordan geçerken Âdem’in ayağı takılmış ve düşmüş. İbrahim hemen koşup tutmuş Âdem’i; ama reis ve adamları onlara yetişmiş. Reisin adamları Âdem’i tutmuşlar çekiştirirken İbrahim cübbesinin içine annesini elleriyle koyduğu kılıcı çıkarmış ve Âdem’i müdafaa etmeye çalışmış. Koridor o kadar darmış ki biri düştüğü zaman yanından kimse geçemiyormuş. Tek kişilik bu koridorda kılıç sallamak da bir o kadar zormuş. İbrahim kılıcını her bir sallayışında biri yere düşüyor, bu da yolu kapatmalarına ve diğerlerinin geçişini zorlaştırmasına sebep oluyormuş. Fırsattan istifade Âdem ve İbrahim koşmaya başlamışlar. En sonunda yolun sonu görünmeye başlamış. Koridorun ucunda bir kapı varmış! Hemen bu kapıyı açmışlar; ama hiçbir şey göremeden düşmeye başlamışlar.

 

İbrahim gözlerini açtığında burnuna et kokusu geliyormuş. Saçları ve elbiseleri ıslak, bir nehir kenarında yatıyormuş. Hemen doğrulup etrafına bakınmış. Âdem’i göremeyince bağırmaya başlamış. Avazı çıktığı kadar Âdem diye bağırmış. En sonunda arkasından bir ses; -“Ne oldu İbrahim neden bu kadar feryat ediyorsun?” diye sormuş. İbrahim bir de ne görsün, Âdem elinde birkaç kuru odunla karşısında. Bizimki şaşkın şaşkın bakarken Âdem;

-“Hadi acıkmadın mı?” demiş. Yemekte bu konu hakkında tak bir laf etmemiş Âdem sadece gülümsüyormuş İbrahim’e. Yemekleri bittiğinde hava karamış. Geceyi burada geçirmeye karar vermişler.

Sabah olunca tekrar yola koyulmuşlar. Bir ovaya gelmişler, ama öyle bildiğimiz gibi bir ova değil. Otlar sanki camdanmış gibi parlıyormuş. Karşıda öyle güzel bir göl varmış ki, İbrahim’in aklına cenneti getirmiş. Ama yine de mutlu olamıyormuş bir türlü. Padişahını ve yastaki halkını düşündükçe daha bir hızla yürüyor neredeyse Âdem’i geçiyormuş. Göle yaklaştıklarında Adem İbrahim’i tutmuş ve “sakın amacını unutma!” demiş.

Gölün karşı tarafında bir çadır varmış. Bembeyaz bir çadır. Adem;

-“Şimdi bu çadırın yanından geçeceğiz” demiş ve hızla yürümeye başlamış. İbrahim ona zor yetişiyormuş. Çadırın girişine yaklaştıkça müthiş bir koku duymaya başlamış İbrahim. Biraz daha ilerleyince çadırın içinden gelen kadın kahkahalarını duymaya başlamış. Bir an korkmuş, ama asla o tarafa bakmamış. Kadınlar çadırın içinden ellerini uzatmaya başlamışlar. İbrahim neler olduğunu bir türlü anlayamamış. Sadece ayaklarına bakarak yürüyormuş. Bu sefer kadınlar ayaklarını uzatmaya başlamışlar. İbrahim yine telaşlanmış. Kadınlar şarkı söylemeye başlayınca İbrahim adımlarını hızlandırmış ve koşarcasına yürümüş. Başını hiç kaldırmıyormuş. Çadırın sonuna geldiklerini fark edince başını kaldırmış. Âdem ortalarda yokmuş yine!

Tam kurtuldum artık derken bir kadın çadırın içinden seslenmiş

-“Buyurun efendim. Burası sizin için”. İbrahim kaçmak için yeltense de sağa gitse sağa, sola gitse sola gidiyormuş kadın. En sonunda “Çekil!” diye bağırmış İbrahim. Kadın bir anda çirkin bir yaratığa dönmüş ve uçmaya başlamış. Bembeyaz çadırsa isli tülbent gibi kapkara olmuş, içinden bir sürü yaratık çıkmış..

İbrahim gördüklerine inanamamış. Öyle şakınmış ki olan biten hiçbir şeyden haberi olmadığını anlıyormuş. Derken karşıdan Âdem çıkıvermiş. İbrahim sitemkâr bir tavırla

-“Neler oluyor Âdem? Nerdeydin? Bütün bunların anlamı ne?” demiş. Âdem yine her zamanki gibi sadece gülümsüyormuş; ama bunun İbrahim’i tatmin etmeyeceğini de iyi biliyormuş.

-“Tamam” demiş, “neler olduğunu öğreneceksin. Biraz sabret ama..”

 

İbrahim yola çıkalı tam üç ay olmuş. Bir yandan halkını bir yandan Padişahını bir yandan da anasını düşünüyormuş. Üzerinde ağır bir sorumluluk olduğunu fark etmiş. Âdem’e olan güveni olmasa asla katlanmazmış ya bu ilginç durumlara..

Âdem, beraber bulundukları zaman içinde hiç İbrahim’e ters düşen bir hareket yapmamış. Aksine dikkatini çeken bazı durumlar olmuş. Her akşam namazından sonra Âdem, seccadenin başında boynunu büküp öylece duruyormuş. İbrahim anlam verememekle beraber öyle garip hissediyormuş ki kendini, böyle bir şeyin yanlış olması mümkün değil diyormuş içinden.

Gece karanlığında ormanda ilerlerken İbrahim bunları düşünüyor, Âdem’in ise içinden neler geçiyor kimse bilmiyormuş.

Âdem ilk kez yorulmuş. Daha doğrusu İbrahim ilk kez Âdem’in yorulduğunu fark ediyormuş. Yanına gelip ona omzunu dayamış. Birbirlerine dayanarak yürümeye başlamışlar. İbrahim;

-“İstersen biraz duralım iyi görünmüyorsun” demiş. Âdem ise;

-“Seni yetiştireceğim, bir söz verdim ve bunu tutacağım” diye cevap vermiş. İbrahim yine ne olduğunu anlamıyormuş. Ama Âdem’e duyduğu garip sevgiden sesini çıkarmıyor, anlam veremediği bir biçimde ona itaat ediyormuş.

Sabaha kadar yürümüşler. İbrahim sanki hiç adım atmamış gibi dinç, Âdem ise yıllardır yürüyormuş gibi yorgunmuş. Bu yorgunluk bedeninde değil gözlerinde gün yüzüne çıkıyormuş. İbrahim bir şeyler olduğunu fark etmiş ama seslenmemiş. Sadece onun bu hali İbrahim’i çok üzüyormuş. Yol arkadaşı için endişeleniyor ama yapabileceği hiçbir şey bulamıyormuş.

En sonunda bir dağın önüne gelmişler. Âdem;

-“Buraya tırmanacağız, aradığın şey bu dağın tepesinde” demiş. Âdem’in attığı her adımda biraz daha yorulduğunu fark etmiş İbrahim. Ama yine yapacak bir şeyi yokmuş.

Bu kadar dermansız kaldığını gören İbrahim onu sırtına almayı teklif etmiş. Âdem kabul etmemiş.

-“Dağın tepesine kendi adımlarımla çıkmalıyım” demiş. Israrlar da bir şeyi değiştirmeyince İbrahim “vardır bir bildiği” diyerek bırakmış.

Bir evin önüne gelmişler. Âdem kapıyı çalmış. İçeriden gelen ses

“Kim o?” diye sorunca Âdem yere serilmiş. İbrahim ise öyle garip duygular yaşıyormuş ki gözlerinden buz gibi yaşlar akıtmaya başlamış; ama fark etmemiş bile..

Kapı açıldığında içeriden güzel yüzlü, nurlu ve edalı bir adam çıkmış. İbrahim hayran hayran adamı seyrederken o;

-“Âdem ne oldu sana böyle?” diye sormuş; ama sanki ne olduğunu biliyor da yine de soruyor gibiymiş. Daha sonra İbrahim’e dönmüş. İbrahim bu zatın gözlerine bakamıyor, kendini çok garip hissediyormuş. Elleriyle oynuyor, heyecanını bastırmaya çalışıyormuş.

Neden bu kadar heyecanlandığını bir türlü anlayamıyormuş. Aklına anasının anlattığı kıssalar gelmiş. Hz. Ömer’in ilk kez RasulAllah ile konuştuğunda nasıl heyecanlandığını, bir şey diyemeden sadece “eşhedü en la ilahe illaAllah ve eşhedü enne muhammeden abdühü ve rasuluh”  dediğini dinlemiş bir kere anasından. Bunun sebebi RasulAllah (s.a.v.)’in bir mıknatıs gibi onu çekmesi, Allah’tan aldığı rahmeti ve feyzi yansıtması diye anlatmış Afiyet Teyze İbrahim’e.

İbrahim bunları düşünürken Âdem ayağa kalkmış. Kendini toparlayıp saçlarını düzeltmiş. Uzanıp elini öpmüş bu mübarek zatın. İbrahim de hemen aynı şeyi yapmış. Elini tuttuğunda Âdem’e duyduğu o ilginç sevginin birden bu zata geçtiğini fark etmiş. Müthiş bir huzur bulmuş zatın elini öperken. Âdem; “Kurban İbrahim’in bir derdi varmış. Siz yardım edebilirsiniz diye düşündüm” demiş.

            Kurban; Âdem ve İbrahim’i buyur ettikten sonra sobanın üzerine bir çaydanlık koymuş. Dışarıdaki rüzgâra rağmen evin sıcak ve ferahmış. Tek göz bir oda ve bir küçük mutfaktan oluşan bu evde soba yakılmasına rağmen ne bir is ne de bir yanık kokusu varmış.

            Kurban misafirlerine sıcak bir çay ikram etmiş ardından

-“İbrahim’in derdi neymiş Âdem?” diye sormuş. Âdem;

-“Kurban İbrahim’in yaşadığı ülkenin padişahı aklını kaybetmiş. İbrahim ve birkaç arkadaşı da onu bulmak için yola koyulmuşlar. Yolda karşılaşınca ben de onu buraya getirdim” demiş. Kurban;

            -“İyi etmişsin” demiş.

            İbrahim;

“Efendim biz çok güzel günler geçiriyorduk; ama bir gün Padişahımızın bu üzücü haberini duyduk. Benimle beraber üç arkadaşım daha vardı. Ne yaptılar padişahın aklını buldular mı bilmiyorum” demiş. Bunları derken aslında dediklerini değil, Kurban’ın kendisine nasıl da şefkat ve güzellikle baktığını düşünüyormuş.

Kurban;

-“Padişahınız için çok üzüldüm. Ancak meczup olan bir kişiyle uğraşmak, onu iyileştirmek bizim işimiz değil. Bu Allah’a ait bir iştir. Ne dilerse onu yapar. “

İbrahim Kurbanın bu sözlerini “Çok haklısınız, kesinlikle” der gibi dinliyormuş. Sanki o ne derse doğru der, bu adam yanlış şey söylemez diye düşünüyormuş.

Kurban sözlerine devam etmiş;

-“Ama bunun farklı bir çözümü var. Bu da padişahını hatırlamaktan geçiyor.

Bir kul kendi halindeyken acizdir. Ama ecdadının himmetine ve miratlığına güvenirse vahdetteki intisap sırrı ortaya çıkar. Bu da normalde aciz olan kişinin Allah’a giden yolda ilerlemiş, sünnet ve nafilelerle kendini süslemiş bir kulun miratlığı sayesinde nurdan yararlanarak yolunu aydınlatması ve güç alması anlamına gelir. Padişahının durumu üzücü; ama bu işi burada bırakmamak lazım. Madem çok güzel yönetiyordu halkınızı, sen de onun gibi davran. “O olsa ne yapardı?” diye düşün.

Ondan önceki liderlerden örnekler al. Hz. Ömer’in adaletini, Hz. Ebu Bekr’in sıdkını, Hz. Osman’ın ahlakını, Hz. Ali’nin de ilmini al önüne. Bunun yanında meta hayranı Emevi liderlerinin düştükleri durumu, Şiilerin sapkınlılarını, bunca bozuk bir silsile sonra İslam dünyasının beşinci lideri ilan edilen Hz. Ömer b. AbdülAziz’in müthiş idaresini de bir kenara atma. Ananın, babanın, dedenin veya köyünüzün muhtarının neler yaptığını gözlemle. Sonra da sonuçlarını koy ortaya. İyi sonuçlananları kullan, kötülerde de kaçın. Bunlar sana acı tecrübeler yaşatmadan idare etmeyi öğretir.”

İbrahim burada içine daldığı rüyadan çıkmış, Kurban’ın sözlerini doğru anlayıp anlamadığı konusunda yanılmış. Onun idare edeceğini söylemiş. Başı yerde bunları düşünürken, duyduklarına emin olunca başını kaldırmış. Karşısında Kurban ve Âdem’in gülümsemesini bulmuş. Kurban hiçbir şey söylemesine izin vermeden başını sallamış ve “Tarih bir milletin hafızasıdır. Onu kaybeden herkes hüsrana uğrar. Kuran’da Allah eski ümmetlerin durumlarından bahseder. Bu da bize geçmişimize bakıp günümüzü değerlendirmemiz gerektiğini hatırlatır. Şimdi bir padişahın aklını kaybetmesi olayları bu kadar çıkmaza sokuyorsa bir de halkın hafızasını kaybettiğini düşün. Bu büyük bir problem çıkarır öyle değil mi?”demiş. Hava kararana kadar İbrahim’e nasihatte bulunmuş Kurban. İbrahim sadece şaşkın dinliyormuş. Yola çıktıklarında hepsi aynı dava için; padişahın aklını bulmak için sözleşmişler; ama olaylar çok farklı gelişmiş.

Bir gece Kurban’ın evinde kalmışlar. Akşam hepsi tövbe etmiş, banyo yapmış ve hiç konuşmadan yatmış. İbrahim ya bir saat ya da daha az uyumuş. Bütün gece akşam Kurban’ın söyledikleri çınlamış kulaklarında. “Bunlara dikkat edersen halkı daha iyi idare edersin” bu söz hiç aklından çıkmamış. Hiç uyumadığı için Âdem ve Kurban’ın da hiç uyumayıp sabaha karşı on dk. uyuduğunu fark etmiş.

Sabah olunca Kurbanın elini öpüp yola koyulmuşlar. İbrahim biraz yürüdükten sonra bir bir sormaya başlamış sorularını. “Birinci, ikinci ve üçüncü durduğumuz yerler nerelerdi?, bu Kurban kim?”. Adem anlatmaya başlamış;

-“Birinci durduğumuz sarayda senin dünya metaına ne kadar düşkün olduğunu kontrol ettik, bunda başarılı oldun. İkinci yerde uhuvvet duygusu ve güven melekeni kontrol ettik, bundan da geçtin. Üçüncüde ise şehvetini kontrol edebilip edemediğine baktık, bundan da pak alınla çıktın. En sonunda kutbumuzla tanışmaya ondan nasihat dinlemeye hak kazandın. O bizim yol göstericimiz, Hakk katında değeri yüksek bir zattır. Sözleri ve kararları bizim için önemlidir”.

İbrahim söze atılarak;

-“Sen bunları söyleyeceğini biliyordun!” demiş. “Bana padişahlık vereceğini, yapacağı nasihatleri, hepsini, hepsini biliyordun!”. Âdem;

-“Yolumuzun sonuna geldik bu yoldan doğruca gidersen saraya ulaşırsın” demiş. İbrahim;

-“Nasıl? Geldik mi? O kadar yol?”.

Âdem elini cübbesinin yenine sokmuş. Bir mühürlü kâğıt vermiş İbrahim’in eline; “Bunu baş vezire ver. Kutbun gönderdiğini ve gerekenin acilen yapılmasını söyle. Kimseye zulüm yapma ve adaletli ol. Kurban’ın söylediklerini sakın unutma. Tarihi bilmek ve unutmamak çok önemli.!”

 İbrahim çaresiz kâğıdı almış, incelemeye başlamış. Mührün üzerinde “GAVS” yazısını görünce bunun anlamını Âdem’e sormak için bir nefes almış; ama Âdem karşısında olmadığı için yavaş yavaş ve sindirerek salıvermiş nefesini.

 

 

Gavs Azrail’e ve sonrasına kadar yanında kalmış…